TBK 12. Madde- Sözleşmelerin Şekli
“MADDE 12- Sözleşmelerin geçerliliği, kanunda aksi öngörülmedikçe, hiçbir şekle bağlı değildir.
Kanunda sözleşmeler için öngörülen şekil, kural olarak geçerlilik şeklidir. Öngörülen şekle uyulmaksızın kurulan sözleşmeler hüküm doğurmaz.”
TBK m. 12, sözleşme hukukunun omurgasını oluşturan “şekil serbestisi” ilkesini normatif düzlemde açıkça ortaya koyan, ancak bu serbestliği mutlak olmaktan çıkararak belirli sınırlar içinde düzenleyen temel bir hükümdür. Bu madde, bir yandan özel hukukta irade özerkliğini esas alırken, diğer yandan bazı sözleşme tiplerinde tarafları korumak ve hukuki güvenliği sağlamak amacıyla şekli bir zorunluluk öngörmektedir. Hükmün her iki fıkrası birlikte değerlendirildiğinde, kanun koyucunun sözleşme özgürlüğü ile hukuki güvenlik arasında bilinçli ve dengeli bir sistem kurduğu görülmektedir.
Maddenin ilk fıkrasında yer alan “Sözleşmelerin geçerliliği, kanunda aksi öngörülmedikçe, hiçbir şekle bağlı değildir” ifadesi, sözleşme hukukunun temel karakterini yansıtır. Buna göre, taraflar arasında bir borç ilişkisi doğması için kural olarak herhangi bir biçimsel kalıba uyulması gerekmez. Tarafların karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamaları yeterlidir. Bu irade açıklaması sözlü olabilir, yazılı olabilir, hatta davranışlarla dahi ortaya konulabilir. Hukuk düzeni, gündelik hayatın akışını zorlaştırmamak ve ekonomik ilişkileri esnek tutmak adına, sözleşmelerin şekil bakımından serbestçe kurulabilmesini esas almıştır.
Bu yaklaşım, irade özerkliğinin doğal sonucudur. Kişiler, hukuk düzeni tarafından tanınan sınırlar içinde, kendi menfaatlerine uygun sözleşmeler kurabilme özgürlüğüne sahiptir. Bu özgürlük, yalnızca sözleşmenin içeriğini değil, aynı zamanda kurulma biçimini de kapsar. Kanun koyucu, genel kural olarak, tarafların iradelerinin hangi araçla açıklandığıyla değil, gerçekten örtüşüp örtüşmediğiyle ilgilenir.
Ancak TBK m. 12’nin ikinci fıkrası, bu serbestliğin mutlak olmadığını açıkça ortaya koyar: “Kanunda sözleşmeler için öngörülen şekil, kural olarak geçerlilik şeklidir. Öngörülen şekle uyulmaksızın kurulan sözleşmeler hüküm doğurmaz.” Bu hükümle birlikte, bazı sözleşme türleri bakımından şekil artık tali bir unsur olmaktan çıkar ve sözleşmenin varlık şartı haline gelir. Bu tür hallerde şekil, yalnızca ispat kolaylığı sağlayan bir araç değil, sözleşmenin hukuken doğabilmesi için zorunlu bir koşuldur.
Geçerlilik şekli kavramı, şekle uyulmamasının doğrudan sözleşmenin hükümsüzlüğü sonucunu doğurduğu halleri ifade eder. Böyle bir durumda taraflar arasında hukuken geçerli bir borç ilişkisi meydana gelmez. Taraflardan biri edimini ifa etmiş olsa dahi, bu ifa geçerli bir sözleşmeye dayanmadığından, sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde geri istenebilir. Sözleşmeye dayalı alacak ve borçlardan söz edilemez. Bu yönüyle şekle aykırılık, son derece ağır bir yaptırıma bağlanmıştır.
Kanun koyucu, her sözleşmeyi şekle bağlamamış, yalnızca hukuki ve ekonomik sonuçları itibarıyla önem arz eden bazı işlemlerde bu yolu tercih etmiştir. Taşınmaz satış sözleşmelerinin resmi şekilde yapılması zorunluluğu, kefalet sözleşmelerinde yazılı şekil ve belirli unsurların el yazısıyla belirtilmesi şartı, bağışlama sözleşmelerinde aranan şekil şartları bu yaklaşımın tipik örnekleridir. Bu sözleşmelerde tarafların aceleyle, düşünmeden veya baskı altında karar vermelerini önlemek, iradelerini bilinçli biçimde ortaya koymalarını sağlamak ve ileride çıkabilecek uyuşmazlıklarda hukuki güvenliği temin etmek amaçlanmıştır.
Şekil şartının işlevi yalnızca ispat kolaylığı sağlamak değildir. Aynı zamanda taraflara düşünme ve tartma imkânı tanıyan bir “fren mekanizması” görevi görür. Özellikle ağır ekonomik sonuçlar doğuran işlemlerde, tarafların iradelerinin gerçekten o sonuca yönelip yönelmediği, şekil sayesinde daha net biçimde ortaya konulur. Bu yönüyle şekil, irade özgürlüğünü sınırlayan değil, onu bilinçli hale getiren bir araçtır.
Uygulamada, taraflar çoğu zaman “nasıl olsa anlaştık” düşüncesiyle şekil şartını ikinci plana atabilmekte, sözleşmenin fiilen kurulmuş olmasını yeterli görmektedir. Oysa TBK m. 12’nin açık düzenlemesi karşısında, kanunun öngördüğü şekle uyulmadan yapılan bir sözleşmenin hukuken hiçbir sonuç doğurmayacağı tartışmasızdır. Bu durum, özellikle taşınmaz devri, kefalet ve bağışlama gibi alanlarda telafisi güç hak kayıplarına yol açabilmektedir.
TBK m. 12, bu yönüyle yalnızca teknik bir düzenleme değil, aynı zamanda sözleşme kurma sürecinde taraflara yöneltilmiş normatif bir uyarıdır. Hukuk düzeni, “serbestsiniz” derken, aynı zamanda “kanunun özellikle önemsediği işlemlerde kurallara uymak zorundasınız” mesajını da vermektedir. Serbestlik ile güvenlik arasındaki bu denge, modern sözleşme hukukunun karakteristik özelliğidir.
Sonuç olarak, TBK m. 12, sözleşme hukukunda hem esnekliği hem de hukuki güvenliği teminat altına alan bir çerçeve sunar. Taraflara geniş bir hareket alanı tanırken, belirli işlemlerde bilinçli, öngörülü ve korumacı bir yaklaşımı zorunlu kılar. Bu hüküm, sözleşmenin yalnızca taraflar arasında kurulan bir ilişki olmadığını, aynı zamanda hukuk düzeni tarafından tanınan ve korunan bir yapı olduğunu hatırlatır.
Hukuki işlemlerin her somut olayda farklı sonuçlar doğurabileceği ve şekle ilişkin yapılacak bir hatanın ileride geri dönülmesi güç hak kayıplarına yol açabileceği göz önünde bulundurulmalı; bu nedenle özellikle şekle tabi sözleşmelerde, işlem yapılmadan önce uzman bir hukukçudan profesyonel destek alınması, en sağlıklı ve güvenli yol olacaktır.